Mehmed Zahid kotku Hz. ile anısı olan Ali Rıza Demircan, Vehbi Vakkasoğlu, Korkut ÖZAL anlatımlarını sizler ile paylaşıyoruz...

Ali Rıza Demircan

Ali Rıza Demircan

1971 yılında ilk kez hacca gitmiştim. Allah'ın evinde, Kâbe'de tavaf ediyorum. Ne gönlümde bir yumuşama, ne de gözlerim de bir yaş var... Safa-Merve arası sa'yediyorum, yine gönlümde ne bir yumuşama ve ne de gözümde bir yaş... Kendi kendime kızmaya başladım ve etrafımdakilere sordum:

"--Yok mu bir büyük zat, dua taleb edeceğim!" dedim.

"--Altınoluk'un karşısında Mehmed Zahid Efendi var..." dediler.

Oraya giderek Hocaefendi'yi buldum:

"--Efendim, gözlerimden müştekiyim, dua taleb ediyorum!" diyerek dua etmesini istedim.

Kâbe'ye bakarak dua edip, sırtımı sıvazladılar. Sonra nafile tavafıma başladım. O da ne, kendimi tutamıyorum!.. Gözlerimden yaş dinmiyor, gönlüm çok hisli bir yumuşaklıkta... Daha ilk şavttaki bu durumum beni çok etkiledi ve böyle büyüklerin müslümanların başından eksik olmaması için dua ettim.

Ali Rıza DEMİRCAN  bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

Bir akşamüzeri İskenderpaşa Camii’ne gitmiştim. Henüz Hocaefendi’yle gönül bağım yoktu. Süleymaniye Camii imam hatibi olmam sebebiyle, gittiğim her yerde imâmete bizi geçiriyorlardı. “Eğer mihraba geçersem «İnfitâr Sûresi»ni okurum.” diye düşündüm. O sırada akşam ezanı okunuyordu. Mehmed Zâhid Efendi geldi, doğruca mihraba geçti ve; «İnfitâr Sûresi»ni okumaya başladı!

Vehbi Vakkasoğlu

Vehbi Vakkasoğlu

Mehmed Zahid KOTKU RÜYALARA TASARRUF ise askerlerin dikkatini çekecek cinsten. Hadiseyi anlatan Vehbi Vakkasoğlu Beyefendi. 

Hadisenin oluş tarihi 1986. Vehbi Bey “Mâneviyat Dünyamızda İz Bırakanlar” isimli kitabın özünü hazırlamaya karar vermiştir. 

Dostlardan yardım ister. Eli kalem tutan, hem pedagoji tahsili olan hem edebiyata vakıf hem de asker olan bir arkadaşı da yardım etme sözü verir. 

Vehbi Vakkasoğlu sözkonusu yazı – kitap çalışmasını başlattığında dostları yardıma çağırır. Önceden her şeye varım diyen Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu arkadaşı önce tamam demekle birlikte birkaç gün sonra, acil bir teftiş geçirecekleri için affını ister. 

Vehbi Bey bu askeri mensubu arkadaşına Mehmed Zahit Kotku ile alakalı dokümanları vermeyi düşünmüş ama işin içine teftiş girince başka bir çare aramaya koyulmuştur. Ancak ertesi gün affını isteyen dostu Vehbi Beyi arayarak yardım edeceğini, istenilen işleri yapabileceğini zira buna zamanı olduğunu söyler. Peki ne olmuştu da Vehbi Vakkasoğluna yardım etme imkanını elde etmişti. 

Hadiseye Vehbi Vakkasoğlu’nun anlatımına bırakalım: “Yapabilmesinin sebebi şuydu: Acil teftiş dolayısıyla izinler kaldırılmış, izinde olanlar bile çağrılmış, herkes meşgul… Fakat, birliklerinde son model bir füze var… 

Bu füze son anda tutukluk yapıyor ve çalışmıyor. Amerikalı uzman dahi, Amerika`dan parça getirilmesi, hattâ bir uzman getirilmesi gerektiği kanaatini söylüyor. Komutan da çok sinirli bir vaziyette: “Bu iş yapılmazsa, gerisini siz düşünün!” diyor. 

Teftişe kadar füzenin çalışır hale getirilmesini istiyor. Dolayısıyla arkadaşımız, bu mazereti ile bize yardım edemeyeceğini söylüyor. O gece rüyasında iri yarı, heybetli, güleryüzlü, nûrânî yüzlü, bembeyaz sakallı bir zat, füzenin başında kendisine füzenin arızasını gösteriyor: 

“Evlâdım, işte şurayı tamir edeceksin, arıza buradadır!” diyor. 

“Hayretler içinde kaldım.” diyor. 

Kendisi Amerika’da füze kursları görmüş bir asker arkadaşımız. 

“Büyük bir sevinçle gittim. Baktım hakîkaten arıza orda. Ve komutana dedim ki: `Komutanım, ben bu füzeyi yapacağım; fakat bir hafta izin istiyorum.` `Yap, sana onbeş gün izin!` dedi. Hakîkaten füzeyi çalıştırdım, herkes hayret içinde kaldı. Hattâ, Amerikalı uzmandan da bir yemek yedim ödül olarak.” diyor. Sonradan, benim yanıma geldiği zaman resmini görünce, rüyasına giren zâtın Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi olduğunu anladı.

Daha önceden tanımıyordu. Evet Vehbi Bey’in anlattıkları çok enteresan.

Celâleddin ÖKTEN

Celâleddin ÖKTEN

Rahmetli Âdil Bey şöyle anlatıyor:

1960 yılı Mayıs başlarıydı… İmam Hatiplerin kurucusu Celâl Hoca diye bilinen Celâleddin ÖKTEN Hocayla Mehmed Zâhid Hocaefendinin ziyaretine gitmiştik. İskenderpaşa Camii’nin meşrûtasında oturuyorduk. Odada derin bir sessizlik vardı… Celâl Hoca bir ara daldı, uyuklayıverdi. Az sonra uyanıp toparlanınca sedirde, yanı başında oturan Hocaefendi kendisine doğru eğildi ve;

“-Nasıl hocam, aldın mı pasaportu?” diye sordu. Celâl Hoca hiç sesini çıkarmamış, gülümsemekle iktifâ etmişti. Eve dönüşte arabada kendisine sordum:

“-Hocam, bu pasaport işi neyin nesi?” Celâl Hoca dedi ki:

“-Bu sene hacca gitmeyi çok arzuluyor, pasaport alıp alamayacağımı çok merak ediyordum. Hocaefendi’nin yanında otururken uyuklamışım. Rüyamda, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden pasaport aldığımı gördüm. Hocaefendi onu kastediyordu…”

Hakikaten o sene, hep beraber hacca gitmek nasip olmuştu…

KÖMÜR PARASI KADAR!

Vefat ettiğinde, postaneden evrak getiren posta memuru, Hoca ile olan bir hâtırasını şöyle anlatmıştı:

Acı bir kış günüydü… Evde kömür yok, para yok, çoluk çocuk donuyoruz… O gün Hocamız’a bir yerden havale gelmişti. Kendi postaneye zahmet etmesin, diye havaleyi almış, kendisine getirmiştim.

Hocaefendi mütebessim;

“Gel bu parayı seninle bölüşelim.” dedi ve gelen paranın yarısını bana verdi. Baktım ki, para ne bir kuruş az, ne bir kuruş fazla! Yani tam tamına kömür parası kadar…

Korkut ÖZAL

Korkut ÖZAL

Prof. Dr. Korkut ÖZAL, M. Zâhid Hocaefendi ile ilgili bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

1966-67 yıllarıydı… Dev jumbo-jetlerden birisiyle ABD’den Türkiye’ye dönüyordum. Uçakla çok seyahat eden biri olmama rağmen, uçağın bu kadar çok sallandığına ilk defa şahit oluyordum. Dev uçak, zangır zangır titriyordu. «Böyle giderse tayyâre mutlaka parçalanır.» diyordum. Koltukların saplarına yapışmıştı herkes… Bir ara Hocaefendi ile râbıta kurmuştum… Bin bir endişe içinde Frankfurt’a inince, derin bir nefes almıştık. Sonra başka bir uçakla Ankara’ya döndüm. Dostum Orhan BATI, karşılamak için havaalanına kadar gelmişti;

“Hocaefendi burada, Ankara’da. Paçacı’nın evinde. Yemek var bu akşam orada!” diyerek, bana müjdeyi vermişti. Beraberce eve gittik… Salona girdiğimde M. Zâhid Efendi koltukta oturuyordu. Yanına varıp elini öptüğümde, mütebessim bir yüzle beni süzdü ve;

“Ne o, tayyâre çok mu salladı?” dedi.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)